LunAtlas - Şimdilik Dünya İçin
48 Dakika 48 Dakika
Yol sahile çıkıyor, Sahil denize. Dünyanın da bir çıkışı olmalı! Gerçeğin ve ölümün ötesine… Saye; arkasına bakmadan, nereye gittiğini bilmeden koşmaya başladı. Evden nasıl... 48 Dakika

Yol sahile çıkıyor,

Sahil denize.

Dünyanın da bir çıkışı olmalı!

Gerçeğin ve ölümün ötesine…

Saye; arkasına bakmadan, nereye gittiğini bilmeden koşmaya başladı. Evden nasıl çıktığını, üstünü nasıl değiştirdiğini hatırlamıyordu.

Sahile vardığında nefes nefese kalmış ve bitap düşmüştü. Ellerini dizlerine koyup eğildi. Kafasının içindeki seslerden uzaklaşıp kırlangıçların sesine kulak verdi. Hayvanların kelimelere ihtiyaç duymayışlarını imrenerek dinledi.

Neden sonra insanlar bir bir belirmeye başladı. Konuşan, yürüyen, bankta oturan insanlar… Çantasına bir yakınıymış gibi sarılarak oturan; renksiz/detaysız giyinmiş bir kadın, anne ve babasının ellerinden tutan kıvırcık saçlı küçük çocuk, köpeğinin tasmasını çekiştiren genç adam…

Tüm bu insanlar kendi boyutlarındaki bir baloncuğun içindeydi. Kimininki berrak, kimininki bulanık, kimininki ise simsiyahtı. Baloncuklar diğer baloncuklar ile temas ediyor ancak birbirlerine geçmiyordu. Herkes dünyayı kendi yarattığı bu şeffaf oluşumun arkasından izliyordu..

Sıkıntısını unutur gibi oldu Saye, derin bir nefes aldı.

 İnsanlar iyi ki varlar, ya olmasalardı! dedi yalnızca kendisinin duyabileceği bir sesle.

Ne kadar olduğu belli olmayan bir süre geçtikten sonra her şey yavaş yavaş belirginleşmeye başladı. Önce ağaçlardaki canlılık netleşti, dalgaların kıyıya vurma sesleri bir melodiye dönüştü, karganın kanat çırpmasına bir kedinin esnemesi eşlik etti. Solgun olan tüm renkler giderek doygun bir hal almaya başladı. Öyle ki bembeyaz martılar eflatun rengindeki gökyüzünde adeta parlak bir yıldız gibi ışıldadı.

Tam o sırada yanından birinin geçtiğini fark etti. Bir adam… Öylesine yavaş yürüyordu ki bir an zaman ve hatta mekan durur gibi oldu. Saye; adamın yüzüne, vücuduna, kıyafetlerine değil doğrudan gözlerinin tam içine baktı. Birbirlerini gözleriyle selamladılar. Bunu ancak gerçekten bakan biri fark edebilirdi.

Adamın yanında dört erişkin köpek, beş irili ufaklı kedi vardı. Köpeklerden biri, çöpün yanındaki kemiğe yanlışlıkla basan birine hırladı hatta üstüne yürüdü. Adam elini köpeğin sırtına bir karış uzaklıkta, avucu aşağı gelecek şekilde tuttu ve bekledi. Köpek bir anda sakinleşti, az önceki saldırganlığından eser kalmadı.

Saye hayal gördüğünü düşündü, her şey bir saniye içinde olmuştu ve kaldığı yerden devam ediyordu. Yürümekten vazgeçti. Karşıdaki eski bir banka oturup olanları izlemeye koyuldu. Adamın başındaki gri bere dikkat çekiyordu. Saçları uzun ve keçeleşmişti. Üzerinde pelerini andıran bir palto vardı. Dışarıdan meczup göründüğü aşikardı ancak gözlerine gerçekten bakan herkes bakışlarındaki bilgeliği görebilirdi.

Adam cam gibi bir baloncuğun içinde yaşıyordu;dünyayı net görüyor ancak etkileşime geçemiyordu.

Denize karşı duran büyük bir çöp konteynırının içini eliyle yoklamaya başladı. Poşetleri karıştırıyor önce burnuna yaklaştırıp kokluyor sonra -işine yaramayacak bir şeyse- çöpün öbür tarafına doğru fırlatıyordu. Bu döngü bir süre daha devam etti. Nihayetinde içinde tavuk kanatları olan bir poşet pişmiş makarna buldu. Kemikleri makarnanın içinden çıkarttı; kedilere ve köpeklere eşitçe paylaştırdı. Kendisi de makarnayı afiyetle yedi. Sahildeki sokağın ortasında kurulan bu sofrada samimi bir aile yemeği vardı. Hayvanlar aynı ailenin üyeleriymiş gibi bir arada yemek yiyip adamın etrafında kuyruklarını sallıyorlar ve huşu ile dolaşıyorlardı.

Saye bu sahneyi başından sonuna kadar tüm dikkatini vermiş izlerken bereli adam da belki en başından beri belki de o anda izlendiğini sezmişti. Konteynırın yanında oturmaya devam etti.

Bazen vakit gelir ve bir yerden gitmeniz gerekir ama orda öyle bir büyü vardır ki kalmak için bahaneler üretmeye başlarsınız. Orda olan şeyin ne olduğunu bilmek kolay değildir. Bilseniz de pek yararı olmaz.

Korktu Saye. Ürperdi bir anda. Durağan keyif hali rüzgara karıştı. Söğüt ağacının yaprakları yönü gösterir gibi yere sürtündü. Kalktı ve başını göğe kaldırdı. Bulutsuz ve esintili bir gökyüzü, hava apaçık ortada. Güneşlenen bir kertenkeleyle oynaşan kuşlar, ip gibi dizilmiş karıncalar, derinden gelen ağustos böceği cızırtıları…

Her şey yolunda gibiydi. Hızlandı.

Kayalıkların önünde, balıkçıların hemen yanında denize sırtını vermiş bir ressam gördü, duraksadı. Resim tualinin yanında karikatür çizimleri vardı. İnsanların kendi resimleri ve yanlarındaki komik biçimleri Saye’yi gülümsetti. Yaklaştı biraz. Resimleri inceledi, aralarında farklı çizimler olduğunu da gördü.

Bir tanesi ilgisini çekmişti. Bir avucu yere bakan bir avucu göğe bakan iki el. Bu iki elin arasında bir kurt yüzü. Yere bakan elin içinde bir sarmaşık vardı, göğe bakan avucun içinden tılsımlı bir ışık çıkıyordu.

Ressam bir elinde turuncu paleti tutuyor, diğeriyle de fırçayı tuvale doğru gelişigüzel savuruyordu…Bu resim satılık mı? diye sordu Saye.

-Daha çok, belki biraz daha fazla. Olabilir böyle de. Bununsa sanki biraz daha ihtiyacı var. Ama kimse ölmesin! diye bağırdı kendi kendine adam.

Saye ne diyeceğini bilemedi.

-Anlamadım? diyerek mahcupça gülümsedi.

-Karikatürünüz dışındaki hiçbir şey satılık değil! dedi ressam beklenmeyen bir ciddiyetle.

Saye’nin kalp atışları birden hızlandı. Fark edilen ve peşinde aslan olan bir ceylan yavrusuna dönüşüverdi. Şimdi de gitmek dışındaki her şey önemsizleşmişti. Çareye koşturan çaresizlik duygusu. Mecburen uyanmasına sebep, O’nu evden fırlatıp sahile götüren delilik. Bir atak, korku veya dehşet hissi… Bununla nasıl başedilirdi bilmiyordu. Baş etmeyi de artık nedense çok fazla istemiyordu. Teslim oldu, ilk kez bu defa kaçmadı.

-Yine de bu resmi almak istiyorum. Satılık değil dediniz peki o zaman bana hediye edin.

Saye, bir anda kendisine yabancılaştı. Başka biri onun adına cesaret göstermiş gibi hissetti ama hiç bozuntuya vermedi.

Adam ise başlangıçtaki beklenmeyen ciddiyetini tamamen kaybetti ve bir anda çok yüksek sesli bir kahkaha atıverdi.Tamam o zaman küçük hanım dedi gülümseyerek, sana hediye edeceğim ancak bedelini bir şekilde ödemen lazım.

-Neyin bedeli bu? Eğer eğer bana bedel ödetirsen o zaman hediye olmaz ki!

Ressamın tuhaf hediye anlayışına karşılık ne kadar saçma bir soru sorduğunu fark ettiğinde artık çok geçti. Diyaloğun nereye gideceğini merak ediyordu. Cevabı bekledi, öylece bekledi ancak cevap gelmedi. Adam fırçayı bir o yana bir bu yana sallamaya ve bir şeyler mırıldanmaya devam etti. Saye ile az önce öyle bir konuşmayı hiç yapmamış gibiydi. Ben bunu alıyorum o zaman dedi Saye ve mırıldanan ressamın yüzünde onay anlamı taşıyan mimik görmeyi umdu. Dediklerini anlamaya çalışırken yanına doğru bir adım daha attı.

-Daha çok, biraz daha çok. Böyle az ama çoklaşa çoklaşa diyordu ressam.

Bir anda adamın elindeki palette boya olmadığını fark etti. Şok olmuştu. Merakla bir adım daha attı. Boya yok değildi. Turuncu paletin üzerinde sadece beyaz boya vardı. Şimdi anladı neden fırçayı gelişigüzel savurduğunu… Resim yapmıyordu ki. Sadece tuvale kat atıyordu. Hatta ressam değil belki sadece deniz kenarında kendisine ressam süsü veren bir resim satıcısı bile olabilirdi. Ama bu söylemlerinin manası neydi, bir manası var mıydı hatta.

-Bu bana hediye edeceğiniz resmi siz mi yapmıştınız?

-Hem evet hem hayır. Ben işçiyim ama ilham bana ait değil derken Saye’ye ilk defa çok dikkatli baktı.

-Anlayamıyorum, sipariş mi aldınız?

Aniden tanıdık kahkasını attı yine. Bu sefer Saye de gülmeye başladı.

-Tam olarak pizza siparişine benziyor. İçeriğinde olmasını ya da olmamasını istediğiniz malzemeleri söylüyorsunuz, Kırk sekiz dakika içinde kapınızda!

Yani kısacası; renkleri, boyayı, hatıralarınızı, derdinizi, hayallerinizi anlatıyorsunuz ben de ona cansuyunu veriyorum. Sonra hayat buluyor. Eğer hayat bulacak bir sipariş alamazsam…

-Evet?

– Böyle durumlarda umut ediyorum ve zemini hazırlıyorum. Zemini beyaza boyuyor ve aradan geçen zamanı ölçüyorum. Umudu sadece beyaz ile anlatabilirim.

-Bana hediye etmeniz için ödemem gereken bedel ne peki? diye sordu. Kafası karmakarışık olmuştu. Bu resmi neden bu kadar çok istediği hakkında en ufak bir fikri yoktu.

-Ödemen gereken tek bedel zamanındır. Bana tüm vaktini vermeni istiyorum. Böylece ben de sayende dinlenmiş olacağım.

Hiç düşünmedi Saye,

-Nasıl isterseniz öyle olsun! diyebildi.

Vaktini verebileceği daha değerli başka hiçbir şey olmadığını fark etti. Bu vakitle ne yapması gerekiyorsa yapacaktı ancak resim yapamazdı o zaman ne yapacaktı. Tam sormaya yeltendiğinde;

-Şimdi geldiğin yere geri dön dedi ressam. Aniden kapattığın her kapıyı yeniden aç.Yüzleş!  Hiçbir anı kaçırma, geçmişin girdabında kaybolma. İçinden geçeni söyle, korkma. Az önceki gibi cesaretle sor, neyi merak ediyorsan. Cevabı önemseme, cevabı sonradan gelir. Muhatabı boşver, muhatab kimse değildir.

Bu sözcükler başlıyor, duruyor ve tekrar ediyordu.

Ressam -diğer herkesten farklı olarak- bir baloncuğun içinde yaşamıyordu.

İçinde bir esinti hissetti Saye. Hoş denilebilecek bir boşluk duygusu sardı tüm bedenini. Bu biraz bulantıya sebep oldu, üşümeye başladı. Elini teninden içeri sokabilseydi üşüyen yerini tutabilirdi. Ezberi tazelendi.

 Bir şarkı dolandı diline.

Buradasın, geldin

Utanmasam ağlayacağım

Utanmasam hüznümden keyif alacağım

Şarkı ondaki bir dürtüyü harekete geçirdi.  Bir anda geri döndü ve konteynırın olduğu yöne doğru koşmaya başladı. Her zamanki gibi bir kaçma hali değildi bu. Daha çok zamanın içinden atlıyor gibiydi.

Bereli adamı gördü yeniden, bankın üzerinde oturuyordu. Etrafında hayvanları vardı ve onlarla telepatik bir iletişim halindeydi. Kedilerden biri kucağındaydı. Büyük köpek çenesini adamın dizine koymuş uyuyordu.

 O sırada Saye ile yeniden göz göze geldiler. Gökyüzünden yer çekirdeğine kadar her şey akmaya başladı.

…….

Kırk sekiz dakikadır beraberiz

Beni bekliyormuş ve geleceğimden eminmiş

Elini tuttum, elimi tuttu

Sonsuz bir an

Sol gözümden bir damla yaş geldi.

Ağlamaya başlarsam bir daha durabilir miyim bilmiyorum

Bu adam benim hakkımda benden daha çok şey biliyor

Bu adamı sevmek için onunla tanışmam gerekmiyor

Sözcüklere ihtiyaç duyulmayan tüm anların önünde eğiliyorum

Ona soruyorum

Ne zaman böyle olduk

Yağmur başlıyor

Her şeyden vazgeçtiğimizde diyor

Sorumun üzerinden bir salise dahi geçmemişken

Şimdi artık her şey daha net

Bir kelebek lavanta çiçeğinin üzerine kondu

Tüm baloncuklar kayboldu

Ormanın sesi duyuluyor

İşte! Ağacın gövdesini kemiren bir böcek

Solucanlar dolaşıyor toprağın içinde

İleride bir karabatak kanatlarını kurutmaya başladı

Varoluşun senfonik harmonisi içimizde büyüyor

Daha önce deneyimlemediğimiz her ihtimali aynı anda ve sükunetle yaşıyoruz

Sonsuz bir haz, derin bir umut

El ve ayak parmaklarım bir bir yere düşüyor

Şaşkınım

Her duygu her an tezatıyla birlikte geliyor

İlk defa ısınıyorum gövdem sımsıcak

Yağmurda ıslanmıyoruz

Her şey ışıldıyor

Gözlerim kamaşıyor

Yer ve gök açılıp yeniden birleşiyor

Korkudan eser yok

Varolmak

Tenimize dokunarak üzerimizden kalkıyor perde

Geriye ikimizden başka hiçbir şey kalmıyor

Fatma Bayraktar

Fatma Bayraktar

Hayal kuran bir dünyalı. Edebiyat, sinema, felsefe, spiritüalizm konularının araştırıcısı. Eski bir insan kaynağı, yeni bir içerik ve teknoloji yaratıcısı olma yolunda ilerliyor. Hikayeler anlatıp yazıyor. LunAtlas'ı bilginin kaynağı haline getirmek amacıyla çalışıyor.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir